SON DAKİKA

TEKNOLOJİ

Mars uydusu Phobos’tan örnek getirme görevi Ekim’de başlıyor

Japon uzay ajansı JAXA’nın yürüttüğü Mars uyduları keşif programı, gezegen biliminde bugüne kadar denenmemiş bir girişime imza atmaya hazırlanırken, “Martian Moons eXploration” ifadesinin kısaltması olan MMX misyonu kapsamında geliştirilen uzay aracı, Kızıl Gezegen’in yörüngesinde dönen iki küçük uydudan biri olan Phobos’un yüzeyinden örnek materyal toplamayı hedefliyor. Bu görev başarıyla tamamlandığı takdirde, insanlık tarihinde ilk kez bir Mars uydusundan alınan fiziksel numuneler laboratuvar ortamında incelenebilecek ve bu sayede Phobos’un yanı sıra diğer uydu Deimos’un da yakından gözlemleneceği görevde, bu gök cisimlerinin kökenine dair onlarca yıldır süren tartışmalara ışık tutacak verilerin toplanması bekleniyor.

MMX uzay aracının Ekim ayının ortasında gerçekleştirilmesi planlanan fırlatma operasyonunun ardından yaklaşık bir yıl sürecek bir yolculukla Mars çevresine ulaşması öngörülüyor; araç, hedefine vardıktan sonra üç yıl boyunca Kızıl Gezegen çevresinde bilimsel faaliyetlerini sürdüreceği için bu süre zarfında Phobos’un yörüngesi ayrıntılı biçimde haritalanacak ve iniş için uygun bölgeler tespit edilecek. Ardından uzay aracı, uydunun yüzeyine kontrollü bir iniş gerçekleştirerek en az on gram ağırlığında örnek toplamaya çalışacak ve toplanan materyallerin bulunduğu kapsül, Dünya’ya dönüş yolculuğuna başlayacak; bu sürecin de yaklaşık bir yıl sürmesi hesaplanıyor. Tüm aşamaların aksamasız işlemesi durumunda, Phobos’tan alınan örneklerin 2031 yılında Dünya’ya ulaştırılması planlanıyor ve böylece görevin en kritik aşaması tamamlanmış olacak.

Bilim çevrelerinin göreve yüklediği anlam, yalnızca örnek toplama başarısıyla sınırlı değil; asıl araştırma konusu, Mars’ın bu iki sıra dışı uydusunun nasıl oluştuğu sorusuna yanıt bulunması ve araştırmacılar uzun süredir Phobos ile Deimos’un kökeni hakkında iki farklı hipotez üzerinde çalışıyor. İlk varsayım, bu uyduların Mars’a çarpan büyük bir gök cisminin etkisiyle gezegenin yüzeyinden kopan malzemelerin bir araya gelmesiyle oluştuğunu savunurken, ikinci teori ise her iki uydunun da aslında Güneş Sistemi’nin uzak bölgelerinden gelen asteroitler olduğunu ve Mars’ın kütleçekim alanına yakalanarak yörüngeye oturduğunu öne sürüyor. Her iki uydunun da Mars’ın ekvator düzlemine yakın konumlanmış neredeyse dairesel yörüngeler izlemesi ve gezegenin dönüş yönüyle aynı istikamette hareket etmesi, çarpışma sonucu oluşma ihtimalini destekleyen bulgular arasında sayılıyor; ancak bu durum asteroit teorisini tamamen saf dışı bırakmıyor.

Öte yandan Phobos ve Deimos’un yüzey özellikleri, asteroit kökenli olabileceklerine dair önemli ipuçları barındırıyor; her iki uydunun da koyu renkli bir yüzeye sahip olması ve bazı su ile karbon açısından zengin asteroitlere benzer bir görünüm sergilemesi, ikinci teorinin savunucularına güç veren bir etken oluşturuyor. Işık yansıtma özelliklerindeki benzerlikler de bu iki uydunun Güneş Sistemi’nin ilk dönemlerinden kalma asteroitler olabileceği ihtimalini kuvvetlendiriyor; MMX görevi toplanacak örnekler üzerinde yapılacak izotop ve mineral analizleriyle bu iki rakip teoriden hangisinin doğru olduğunu net biçimde ortaya koyabilecek veriler sağlamayı amaçlıyor. Böylece Mars sisteminin evrimi kadar, gezegen oluşum süreçlerine dair temel bilgilerin de derinleşmesi bekleniyor ve bu durum görevin bilimsel değerini daha da artırıyor.

Görevin teknik boyutu ise mühendislik açısından oldukça zorlu bir süreci beraberinde getiriyor; Mitsubishi Electric firmasının geliştirdiği MMX uzay aracı, yaklaşık dört buçuk ton ağırlığıyla bugüne kadarki en ağır keşif araçlarından biri olma özelliğini taşıyor. Uzay aracı, Mars’a ulaşmasının ardından yakıt modüllerinden birini ayrıştıracak ve Deimos’un yakınından geçiş yaptıktan sonra keşif modülünü de serbest bırakacak; bu sayede görevin ilerleyen aşamalarında kullanılacak ana bölümün kütlesi azaltılarak yakıt tasarrufu sağlanması amaçlanıyor. En kritik anlardan biri olan Phobos’a iniş ise ciddi bir teknik zorluk barındırıyor çünkü uydunun çapı oldukça küçük ve kütleçekimi son derece zayıf; bu durum, iniş manevralarının hassas bir biçimde planlanmasını gerektiriyor.

Phobos’un yarıçapının yalnızca on bir kilometre olması, Dünya’nın Ay’ı ile kıyaslandığında devasa bir fark yaratıyor; zira Ay’ın yarıçapı 1700 kilometrenin üzerinde bulunuyor. Bu durum, Phobos’un yüzeyindeki kütleçekim kuvvetinin Ay’dakinin yaklaşık üç yüzde biri seviyesinde olmasına yol açıyor; böylesine düşük bir çekim kuvveti, uzay aracının iniş sırasında güvenli biçimde yüzeye tutunmasını son derece güçleştiriyor. Daha önce Ay’a inişlerde kullanılan kütleçekim destekli yöntemlerin burada işe yaramayacağı belirtiliyor; ancak JAXA’nın daha önce başarılı bir iniş gerçekleştirdiği Ryugu asteroidine kıyasla Phobos’un kütleçekiminin bir miktar daha güçlü olduğu ifade ediliyor, bu da görevin başarı şansını artıran mühendislik hesaplarından biri olarak değerlendiriliyor.

İlgili Makaleler