Türkiye’nin en uzun soluklu müzik organizasyonlarından biri olan Akbank Caz Festivali, bu yıl 36. kez İstanbul’u caz sesleriyle buluşturmaya hazırlanıyor. 26 Eylül-11 Ekim tarihleri arasında koşacak olan etkinlik, on beş günlük takvimi boyunca kentin farklı mekânlarını dev bir sahneler ağına dönüştürecek. Festivalin bu kadar köklü bir geleneğe dönüşmesinin arkasında yalnızca konser sayısı değil, dinleyici ile sanatçı arasında her yıl yeniden kurulan o tanıdık bağ bulunuyor. Kentin kültür takviminin en istikrarlı başlıklarından biri hâline gelen organizasyon, bu kez 15’ten fazla ülkeden gelen 200’e yakın sanatçıyı ağırlayacak ve toplam 36 konserin yanı sıra panel, atölye ve ustalık sınıfı gibi yan etkinliklerle zenginleşecek. Cazın hem klasik mirasını hem de çağdaş yorumlarını aynı programda buluşturma iddiası taşıyan festival, bu yönüyle müzikseverlere tek bir türün sınırları içinde kalmayan geniş bir keşif alanı açıyor.
Festivalin programı, usta isimlerle genç kuşak müzisyenleri aynı takvimde yan yana getirerek kuşaklar arasında bir köprü kurmayı hedefliyor. Arturo Sandoval, James Carter, Bugge Wesseltoft, Dhafer Youssef, Savina Yannatou, Cochemea ve Nicole Zuraitis gibi uluslararası sahnede adı geçen sanatçılar İstanbul’da konser verecek. Türkiye’den Emin Fındıkoğlu, İmer Demirer ve Sibel Köse gibi cazın deneyimli temsilcileri de festivalin yerli ayağını oluşturuyor. Bu isim seçkisi, organizasyonun yalnızca ithal bir etkinlik olmadığını, yerli caz geleneğiyle uluslararası sahne arasında sürekli bir alışveriş kurduğunu gösteriyor. Programın bel kemiğini oluşturan konserler, kentin farklı yakalarına dağılmış mekânlarda gerçekleşecek ve dinleyicilerin bir gece Beyoğlu’nda, ertesi akşam Kadıköy’de farklı bir müzik haritasıyla karşılaşmasına imkân tanıyacak.
Festivalin yöneticisi Gözde Sivişoğlu, programın hazırlık sürecinde nicelik ile nitelik arasında nasıl bir denge kurmaya çalıştıklarını anlatırken, sayı büyütmenin kendileri için hiçbir zaman başlı başına bir amaç olmadığını vurguladı. On beş güne yayılan ve 200’ü aşkın müzisyeni çok sayıda mekânla buluşturan büyük bir operasyon yürüttüklerini söyleyen Sivişoğlu, esasen her konserin festivalin bütünü içinde neden orada durduğunu doğru kurgulamanın kendilerini daha çok düşündürdüğünü belirtti. “Bir festivali sadece konser sayısıyla büyütmek mümkün.” diyen Sivişoğlu, gerçek büyümenin dinleyiciye açılan alanın genişlemesiyle gerçekleştiğini ifade etti. Bir akşam çok iyi bilinen bir sanatçının dinlendiği bir konserden sonraki gün hiç tanınmayan genç bir müzisyenle karşılaşmanın değerine dikkat çeken Sivişoğlu, bu geçişlerin festivalin en kıymetli taraflarından biri olduğunu aktardı.
Festivalin hazırlık mantığında büyük ve güçlü buluşmalarla daha küçük, keşif odaklı konserler aynı takvimde yan yana duruyor. Sivişoğlu’na göre 500 kişilik bir salonda verilen çok önemli bir konser de sınırlı sayıda insanın tanık olduğu bir performans da aynı heyecanı yaratabiliyor. Hatta bu küçük ölçekli performansların festivalin en çok konuşulan işlerine dönüşebildiğini söyleyen Sivişoğlu, program kurgusunda bu tür sürprizlere bilinçli olarak alan açtıklarını dile getirdi. Dolayısıyla sayıların, iyi bir programın doğal sonucu olarak görüldüğünü anlatan festival yöneticisi, asıl hedeflerinin dinleyicinin yıllar sonra bile o gün orada olduğu için memnuniyet duyacağı anlar yaratmak olduğunu ifade etti. Bu yaklaşım, festivalin yalnızca bir konser serisi değil, kentin kültürel hafızasına yerleşen bir deneyim olarak tasarlandığını ortaya koyuyor.
Cazın doğaçlama ruhunu kentin gündelik akışıyla birleştiren etkinlik takvimi, panel, atölye ve ustalık sınıflarıyla konserlerin ötesine geçen bir öğrenme ve paylaşım boyutu da taşıyor. Bu yan etkinlikler, müzikseverlerin yalnızca izleyici olarak kalmayıp cazın mutfağına dair bilgi edinmesine imkân tanıyor. Ustalık sınıflarında deneyimli müzisyenlerin genç kuşaklara aktardığı birikim, festivalin kültürel süreklilik işlevini güçlendiriyor. Paneller ise cazın farklı coğrafyalardaki dönüşümünü ve Türkiye’deki yerini tartışmaya açarak etkinliğin entelektüel derinliğini artırıyor. Böylece program, hem sahne performanslarını hem de müziğin arka planına dair sohbetleri aynı çatı altında toplayarak çok katmanlı bir yapı sunuyor.
Yazmin Lacey’nin 7 Ekim’de Babylon’da vereceği konser, festivalin genç ve keşif odaklı kanadını temsil eden başlıklardan biri. Etkinlik öncesinde sanatçı ve festival yönetimi arasında yapılan söyleşi, programın nasıl bir denge gözetilerek kurulduğunu gözler önüne seriyor. Beyoğlu’ndan Kadıköy’e uzanan mekân dağılımı, dinleyicilere İstanbul’un farklı semtlerini müzik üzerinden yeniden keşfetme fırsatı verirken, festivalin kentle kurduğu ilişkiyi de canlı tutuyor. Otuz altıncı yılına giren organizasyon, bu yıl da hem geçmişten gelen birikimini hem de yeni seslere açılan kapısını aynı takvimde buluşturuyor. 11 Ekim’e kadar sürecek etkinlikler, cazın İstanbul’daki yıllara yayılan serüvenini bir kez daha sahneler aracılığıyla görünür kılıyor.





