Yücel Çakmaklı’nın sinema serüvenine dair bugüne kadar anlatılagelen hikaye, ağırlıklı olarak dini hassasiyetlerin perdeye yansıması üzerine kuruluydu. Ancak gazeteci-yazar Mehmet Kırtorun’un arşiv kayıtlarına dayanarak hazırladığı yeni çalışma, bu yerleşik anlatıya farklı bir boyut ekliyor. Kırtorun’un Edebiyat Ortamı Yayınları’ndan çıkan kitabı, üstadın kaleme aldığı köşe yazılarından yola çıkarak, bu akımın arkasında yalnızca inançsal saiklerin değil, aynı zamanda somut ekonomik endişelerin de yattığını gözler önüne seriyor. Çalışma, Türk sinema tarihinin en tartışmalı kavramlarından biri olan milli sinemanın kuruluş felsefesine ışık tutarak, alandaki ezberlerin bozulmasına yol açabilecek nitelikte bulunuyor.
Kırtorun, Çakmaklı’nın hayatını araştırmaya başladığında iki uç bir tepkiyle karşılaştığını anlatıyor: Bir kesim onu olduğundan fazla yüceltirken, diğer kesim onu “güdümlü sinema” yapmakla suçlayıp konuyu kapatıyordu. Bu kısır döngüden çıkmak isteyen araştırmacı, doğrudan dönemin belgelerine ve süreli yayınlarına inmeye karar vermiş. Yaptığı detaylı taramalar sonucunda karşısına bugüne kadar hiçbir kitapta derlenmemiş geniş bir köşe yazarlığı külliyatı çıkmış. Çakmaklı’nın daha sinemaya adım atmadan önce Kasım 1963’te Tohum dergisinde “Sinema” başlığıyla yazmaya başladığı ve on üç ay boyunca sekiz yazı kaleme aldığı tespit edilmiş. Bu yazılar, yaygın kanaatin aksine, kavramın sadece bir inanç meselesi olarak ele alınmadığını gösteriyor.
Kitapta yer alan bilgilere göre, Çakmaklı sektöre yönelmeden önceki düşünsel hazırlık sürecinde, yabancı filmlerin ülke ekonomisi üzerinde yarattığı tahribata dikkat çekiyordu. Henüz hiçbir film çekmemiş bir sinema emekçisi olarak Ekim 1964’te kaleme aldığı yazılarda, ithal edilen yabancı filmler için her yıl yaklaşık 1 milyon doların yurt dışına ödendiğini hesaplıyordu. Aynı dönemde sinema salonlarının yıllık seyirci sayısını 38 milyon olarak veren Çakmaklı, bu devasa kitlenin büyük bölümünün henüz 15-20 yaş aralığındaki gençlerden oluştuğunu vurguluyordu. Bu hesaplar, akımın fikir babasının aslında sektörün iktisadi yapısı üzerine kafa yoran bir analist gibi davrandığını ortaya koyuyor. Kırtorun da bu bulgulardan hareketle milli sinema fikrinin başlangıçta bir teoloji tartışmasından ziyade bir idare ve iktisat meselesi olarak doğduğunu öne sürüyor.
Kavramın ilk kez kullanıldığı metin dahi bu iddiayı güçlendiriyor. Çakmaklı, Mart 1964 tarihli yazısında “Milli Sinema Merkezi” kurulmasını önerirken, bunu doğrudan Turizm ve Tanıtma Vekaleti’ne bağlı idari bir yapı olarak tasarlıyordu. Bu teklif, sinemanın o dönemki büyüklüğünü gözler önüne seren çarpıcı verilerle destekleniyordu; salon sayısının on yılda 300’den 900’e fırladığı, yılda 200 filmlik bir üretim hacminin 250 milyonluk bir sanayi anlamına geldiği ve 15 bin kişinin geçimini bu sektörden sağladığı hesap ediliyordu. Çakmaklı’nın futbolla yaptığı kıyaslama da dönemin ilgi dağılımını göstermesi açısından oldukça manidar bulunuyor. Ona göre bir mevsimde futbol sahaları yalnızca 6 milyon insanı toplarken, sinema salonları 38 milyon seyirciye ulaşıyor ve bu da sinemayı üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir kültürel ve ekonomik güç haline getiriyordu.
Kırtorun, bu dönemde Yeşilçam’ın yılda iki yüzün üzerinde film üreten devasa bir endüstri olduğunu ancak bu üretimin milli bir sinema anlayışından uzakta konumlandığını ifade ediyor. Yerli film ile milli film arasındaki ayrımı netleştiren araştırmacı, “yerli” kavramının yalnızca filmin nerede çekildiğine işaret ettiğini, “milli” olmanın ise hikayenin beslendiği değer dünyasının kaynağıyla ilgili olduğunu aktarıyor. Yeşilçam’ın üretim bandının bir bölümü yerli romanlardan, halk hikayelerinden ve tiyatro mirasından beslenirken, salonlarda gişeyi ayakta tutan yapımların büyük çoğunluğu yabancı kaynaklıydı. Bir bütçe tablosunun gölgesinde şekillenen bu fikriyat, Çakmaklı’nın sinema için müstakil bir kanun çıkarılması talebini de beraberinde getiriyordu.
Çakmaklı’nın 25 yaşında dergi sayfalarında ortaya koyduğu bu görüşlerin bugünkü karşılığı ise hayli ilginç bir kronolojiye denk düşüyor. Onun yıllarca dile getirdiği müstakil sinema kanunu önerisi, ancak 22 yıl sonra, 1986’da hayata geçirilebildi. Bu süre zarfında Çakmaklı, düşüncelerini sadece teorik düzlemde bırakmayıp konuyla ilgili dini otoritelerden de görüş alarak hareket etti. Kırtorun’un hazırladığı bu kapsamlı çalışma, sinema tarihimizin göz ardı edilen bu ekonomi-politik altyapısını gün yüzüne çıkararak, milli sinema tartışmalarının yalnızca ideolojik bir zeminde değil, aynı zamanda sektörün sürdürülebilirliği açısından da ele alınması gerektiğine işaret ediyor. Arşiv belgeleri, sansür kayıtları ve dönemin dergi koleksiyonları titizlikle taranarak ortaya çıkarılan bu bilgiler, Türk sinemasının düşünsel tarihine yeni bir perspektif kazandırıyor.





