SON DAKİKA

DÜNYA

Ortadoğu’da caydırıcılık denklemi ve yeni ittifak arayışları

Ortadoğu, son seksen yıldır büyük güçlerin çıkar çatışmalarının gölgesinde şekillenen, istikrarın bir türlü kalıcı olamadığı bir coğrafya olarak dikkati çekiyor. Bölgedeki dengeler, devletlerin kendi güvenlik endişeleri ile küresel aktörlerin stratejik hesapları arasında sürekli bir gerilim hattı oluşturuyor. Bu gerilimin merkezinde ise son dönemde atılan diplomatik adımlar ve imzalanan mutabakatlar, yalnızca birer protokol metni olmanın ötesinde, derin bir jeopolitik hesaplaşmanın yansımaları olarak değerlendiriliyor. Özellikle bölgesel güçlerin kendi güvenliklerini garanti altına alma çabaları, yeni bir ittifaklar mimarisini de beraberinde getiriyor. Bu mimarinin nasıl şekilleneceği, hangi ülkelerin hangi koşullarda bir araya geleceği ve bu yakınlaşmaların kalıcı olup olmayacağı, Ortadoğu siyasetinin en kritik soruları arasında yer alıyor.

Uluslararası ilişkilerdeki klasik ittifak teorileri, devletlerin ortak tehdit algıları karşısında birbirlerine yakınlaştığını öne sürer. Ancak Ortadoğu’daki son gelişmeler, bu teorilerin ötesine geçen bir tablo ortaya koyuyor. Zira bölgedeki aktörler yalnızca ortak düşmana karşı değil, aynı zamanda belirsizliklerle dolu bir geleceğe karşı da pozisyon alıyor. Güvenlik garantilerinin hangi güç tarafından sağlanacağı, bu garantilerin ne kadar süreyle geçerli olacağı ve kriz anlarında ittifakların gerçekten işleyip işlemeyeceği gibi sorular, devletleri çok yönlü bir diplomatik strateji izlemeye itiyor. Bu nedenle bölgedeki yeni ittifak denemeleri, yalnızca askeri iş birliği anlaşmalarından ibaret değil; ekonomik bağımlılıklar, enerji koridorları ve istihbarat paylaşımı gibi pek çok farklı boyutu da içinde barındırıyor.

Bilgisayar dünyasındaki bir Truva atı virüsünün çalışma prensibi, bölgedeki uzun soluklu mücadelelerin doğasını anlamak için çarpıcı bir benzetme sunuyor. Kötü amaçlı bir yazılım sisteme sızdığında ilk anda ekran kararmaz, dosyalar silinmez veya sistem çökmez; virüs asıl hünerini gizlenerek gösterir, kendisini faydalı bir program gibi sunar ve kullanıcının kapıyı açmasını bekler. İyi tasarlanmış bir virüs, sistemin işleyişini tamamen durdurmak yerine onu kontrol edilebilir bir biçimde kullanmayı hedefler çünkü tamamen çökmüş bir sistem hiçbir işe yaramaz. Ortadoğu’nun son seksen yıllık tarihine bu perspektiften bakıldığında, bölgenin bir bütün olarak sürekli işleyen ama belirli çıkarlara hizmet eden devasa bir yapıya benzediği görülüyor. Çatışmaların hiçbir zaman tamamen sona ermemesi, ancak belirli bir şiddet düzeyinin hep korunması da bu benzetmeyi güçlendiriyor. Zira bölgedeki kaosun sıfırlanması kadar, kontrolden çıkması da büyük güçlerin çıkarlarına hizmet etmiyor.

Ortadoğu’nun kuzeyindeki bir ülke, askeri kapasitesini ve teknolojik yeteneklerini her geçen gün artırarak kendi güvenlik sahasını genişletiyor ve bu durumu resmi sınırlarının çok ötesinde tarif ediyor. Bu ülkenin savunma doktrini, sınır ötesi operasyonları meşru bir hak olarak görüyor ve bu yaklaşımı uzun yıllardır uygulamaya koyuyor. Aynı zamanda Arap Yarımadası’nın önde gelen aktörü, güvenliğini tek bir büyük gücün garantisine bırakmak konusunda giderek daha isteksiz davranıyor ve kendi ulusal güvenlik mimarisini çeşitlendirmeye çalışıyor. Özellikle son birkaç yılda yaşanan gerilimler ve güven veren mekanizmaların yetersiz kaldığının görülmesi, bu ülkeyi alternatif arayışlara yönlendiriyor. Kızıldeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan geniş bir coğrafyada etkili olan Pakistan ise sahip olduğu nükleer caydırıcılığın kendisine yüklediği bölgesel rolün giderek daha fazla bilincine varıyor. İslam dünyasının tek nükleer gücü olmanın verdiği sorumlulukla hareket eden ülkenin, bölgesel dengelerdeki ağırlığı her geçen gün artıyor. Bu üç ülkenin stratejik çıkarlarının kesiştiği noktada, Mekke’de bir araya gelerek attıkları imzalar, salt bir diplomatik yakınlaşmanın ötesinde çok katmanlı bir güvenlik arayışının ürünü olarak yorumlanıyor. Bu adım, aynı zamanda bölgedeki geleneksel güç dengelerine yeni bir meydan okuma niteliği taşıyor.

Bölgedeki bu yeni ittifak denemesi, aslında onlarca yıldır devam eden bir güç mücadelesinin en son halkasını oluşturuyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünyanın en stratejik coğrafyalarından birinin ortasına kurulan yeni bir devlet, bölgenin tüm siyasi ve askeri hesaplarını derinden etkilemiştir. Bu devletin varlığının tarihsel, dini ve siyasi gerekçeleri üzerine sayısız kitap yazılmış, Holokost’un yarattığı büyük travmanın etkileri de tartışılmaz bir gerçek olarak kabul edilmiştir. Ancak asıl sorgulanması gereken husus, bu devletin kuruluşundan bu yana Ortadoğu’nun daha güvenli mi yoksa daha istikrarsız bir yer mi haline geldiğidir.

Uzun yıllardır süren çatışmalar, Filistin meselesinin hâlâ çözüme kavuşmaması, Arap ülkeleri arasındaki derin güven bunalımı ve bölgeye sürekli müdahale eden dış güçlerin varlığı dikkate alındığında, soruların cevapları pek de iç açıcı değildir. Petrol akışının devam etmesi, stratejik su yollarının kontrolü ve silah satışları, bölgedeki karmaşanın dinamiğini oluşturan temel unsurlar arasında sayılabilir. Hükümetler kurulup devriliyor, darbeler yaşanıyor, iç savaşlar çıkıyor ve milyonlarca insan evini terk etmek zorunda kalıyor; ancak bu süreçten bazı aktörler her krizden biraz daha güçlenerek çıkıyor. Yaşanan tüm felaketlerin sorumluluğunu tek bir ülkeye yüklemek hem tarihsel açıdan hatalı olur hem de bölge ülkelerinin kendi hatalarını gizlemesine neden olabilir, zira bölgedeki pek çok çatışmanın kaynağında devletlerin kendi yanlış hesapları da bulunuyor.

İlgili Makaleler